Monday, November 7, 2016

Noldu bu gönlüm noldu bu gönlüm 
Derd-ü gamla doldu bu gönlüm 
Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm 
Yanmada derman buldu bu gönlüm 

Yan ey gönül yan yan ey gönül yan 
Yanmadan oldu derdine derman 
Pervane gibi pervane gibi 
Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm 

Gerçi ki yandı gerçeğe yandı 
Rengine aşkın cümle boyandı 
Kendi de buldu kendi de buldu 
Matlabını hoş buldu bu gönlüm 

Sevad-ı a'zam sevad-ı a'zam 
Belki oluptur arş-ı muazzam, 
Matlab-ı canan matlab-ı canan 
Olsa acep mi şimdi bu gönlüm 

El fakru fahri el fakru fahri 
Demedi mi ol alemler fahri 
Fahrini fakrin fahrini fakrin 
Mahv-u fenada buldu bu gönlüm 

Bayram'ı imdi Bayram'ı imdi 
Bayram edersin yar ile şimdi 
Hamd-ü senalar hamd-ü senalar 
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm 

Friday, October 14, 2016

bazen


bazen bir şarkıda dinlersiniz kendinizi. sanki şarkı sizin için söylenmiştir. sanki size ithaf edilmiştir de sizin haberiniz yoktur. bazen bir şiirde okursunuz kendinizi. sanki her bir satır sizi anlatmaktadırda şairini merak edersiniz acaba beni nereden tanıyor diye. bazen bir filim karesinde görürsünüz kendinizi. bilirsiniz aslında o kareye giremeyeceğinizi ama garipsersiniz işte. bazen bi ölüm sessizliğinde duyarsınız kendinizi. ölen siz miydiniz yoksa başka biri mi anlam veremezsiniz duyulan sese. bazen minik bir bülbül sesinde duyarsınız kendinizi. sanki gül alır gül satarsınız da o duymaz. bazen bir çocuk gülümsemesinde bulursunuz kendinizi. sanki yeniden doğmuş gibi. öylesine sıcak ve öylesine samimi. bazen bir gözyaşında yüzerken göremezsiniz kendinizi. sanki bir şelaleymişde arkasından bakıyormuş sanarsınız. bazen bir cümle oluverirsiniz, sanki herşeyi anlatan ama hiç anlaşılmayan. bazen gözlerinizi kapatıp bambaşka bir yerde bulmak istersiniz kendinizi. başka bir şehir, başka bir zaman, başka bir sen ile...

bazen, bazenler bitmez.
bazen şöyle, bazen böyle.
bak yine bazen...

irfan...

Thursday, October 13, 2016


şayet sen
bir suçumuz olmadığı halde
bizi terketmeye karar vermişsen,
sabır güzeldir.

şayet sen
bizi başkasıyla değiştirmişsen
Allah bize kafidir.
o ne güzel vekildir.


Friday, October 7, 2016

yar adıyla başlayayım sözüme, gülsüz bağda bülbül ötmez kurbanım, sözü önce söyleyeyim özüme, yoksa kalpten kalbe gitmez kurbanım...

Saturday, October 1, 2016


Sensin kerîm, sensin rahîm, 
Allah sana sundum elim. 
Senden artık yoktur emim, 
Allah sana sundum elim.

Gözlerim göğe süzüldü,
Canım göğüsten üzüldü.
Dilim tetiği bozuldu,
Allah sana sundum elim.

Çün cenazeden şeştiler,
Üstüme toprak eştiler. 
Hep koyup anı kaçtılar,
Allah sana sundum elim.

Görün acep oldu zaman,
Gönülden eyleriz figan.
Ölür çün anadan doğan,
Allah sana sundum elim.

Yunus, uzatma bu sözü,
Allah’ına tut hep yüzü.
Didardan ayırma bizi,
Allah sana sundum elim.

Yunus Emre

Thursday, September 29, 2016


El Hubbu min şiyemi'l-kirâm
Sevgi değerli insanların şiarıdır

Wednesday, September 28, 2016



Zat-ı Hakk'da mahrem-i irfan olan anlar bizi
İlm-i sır'da bahr-i bi-payan olan anlar bizi
Bu fena gülzarına talib olanlar anlamaz
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi
Dünye vü ukba'yı tamir eylemekten geçmişiz
Her taraftan yıkılıp viyran olan anlar bizi
Biz şol Abdal'ız bırakdık eğnimizden şalımız
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi
Kahr u lütfu şey'-i vahid bilmeyen çekdi azab
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi
Zahid'a ayık dururken anlamazsın sen bizi
Cür'a-yı safi içip mestan olan anlar bizi
Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek
Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi
Ey Niyazi katremiz deryaye saldık biz bu gün
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi
Haklı koyup LAMEKAN ilinde menzil tutalı
Mısri'ya şol canlara canan olan anlar bizi

Niyazi Mısri

Tuesday, September 27, 2016

ya RAB!
sıkıntısını kimseye açamayan,
sadece sen'den isteyebilen,
sadece sen'den bekleyen,
tek bir satıra dahi muhtaç
muhtaciyetin doruğundaki
tüm gönüllere ferahlık eyle...

Friday, September 23, 2016




Bir küçücük gül ile minicik bülbülün aşkıdır bu. Biri ottur biri kuştur diye küçümseme gafletine düşmeyesiniz. O minicik bülbül ki boyuna posuna bir lokmacık etine bakmadan semada uçuşup dururken öyle bir koku almış ki, bir anda başı dönmüş kolu kanadı kırılmış. Gülün rayihasının meftunu olup acep nerden gelir bu koku diye uzun bir müddet bu güzel kokunun sahibesini aramış. Bulamayınca da yüksek bir yere konup yanık yanık ötmeye başlamış.

Kaşları yayım çehresi ayım
benlerim çoktur akranım yoktur
bir yüzüm ahım zülfü siyahım
bakıp durmalı cana sarmalı hemen almalı

Gül uzaklardan gelen bu hoş serencamı işitmiş ve oda bu güzeller güzeli sesin sahibine bir anda meftun olmuş. Rayihasından olabildiğince kokuları rüzgarın peşi sıra savurmuş. Bülbül rüzgarın peşi sıra gelen bu kokuyu takip etmiş. Bülbül gülü görmeden kokusuna meftun olmuş gül bülbülü görmeden sesine aşık olmuş.Aşıkla maşuk vuslat hasretiyle yanıp tutuşurken kavuşmaları çok uzun sürmemiş. Derken vuslat hasrete mani olamamış. Bülbül güle öyle sevdalanmış ki onun her halini görmek istemiş. Yaprağında benim, dikeninde benim, ezanda benim, cefanda benim olsun demiş. Gülde Sevdalısına en güzel kokularını sunabilmek için bir açmış bir solmuş bir solmuş bir açmış. Ona en güzel halini göstermek istemiş. Gül kokusuyla dile gelmiş.

Ah benim efendim servi bülendim
izzette yekta saadette bihemta
muhabbette la nazir güzellikte bi kusur
candan azizim şekerden lezizim
efendim canım sultanım makbulünüz olmaktır niyazım.

Her aşkın bir cilvesi vardır. Bülbülle gülün aşkının cilvesidir kavuşup hasretlerinin son bulmamasıdır. Yani vuslatın hep bir başka bahara kalması. Bülbül öttükçe gül açmış, açtıkça kokusu bütün aleme yayılmış, gül utancından gonca haline dönmüş, bülbül gülün bu halini görebilmek için ötmüş ötmüş ötmüş. Gelgelim Gülün tomurcuktan gonca haline geçtiği sıra bülbül hep bitap düşüp yorgunluktan gaflete, uykuya dalmış. Her uyandığında gül açmış bülbül feryat edip göremediğine yanmış..

O günden beri her sabah vakti bu ızdıraplı aşk tekerrür edip durmuş. Bülbül sevdiğinin gonca halini görebilmek ümidiyle bir ömür ötmüş. Gül ise sevdiğinin en güzel halini görebilmesi ümidiyle bir ömür boyu açmış açmış solmuş.

Bülbül olmayı seçtiysen bir ömür yanacaksın.
Gül olmayı seçtiysen bir ömür solacaksın.


**********************************************

harsız ateş, dikensiz gül olmaz
bülbül kadar haysiyetin yok mu?
muradının ardında dur!

Wednesday, September 14, 2016

imtihan, imtihan, imtihan, imtihan, imtihan, imtihan, imtihan, imtihan, o da imtihan, bu da imtihan, şu da imtihan, hepsi imtihan. herşey imtihan. hep imtihan. ne büyük imtihan. 

bu sessizlik imtihan, bu sensizlik imtihan, bu neşe de imtihan, bu hüzün de imtihan, bu gece de imtihan, bu sözler de imtihan. bu susuşlar da imtihan. hep imtihan. gel al beni bu imtihanların içinden. 

irfan...

Tuesday, September 6, 2016

eylül




"ağlamayan gözler göremez"
sızlamayan kalpler de anlayamaz...


bir kalp neden bu kadar hızlı atar. neden ve kimle böylesine yarışın içine dalar. madem bu kadar vardır da neden yok sayılır. birçok şeyi anlıyorum da bu hali bir türlü anlamıyorum. anlamlandıramıyorum. sanki içine herşey karıştırılmış çorba gibi. yazıp yazıp sildiğim yazı gibi. dalından kopup düşmeyen ama rüzgarında savrulması bitmeyen bir yaprak gibi. kanatları olan ama konacak dalı olmayan bir kuş gibi. limanları yakılmış kıyılar gibi. dikeni olmayan güller gibi. söyleyecek sözleri olan ama sesi çıkmayan taş duvarlar gibi. bulutu olmayan yağmurlar gibi. gündüzü olmayan geceler gibi. 

peygamber efendimiz ya hayır söyle ya da sus demiş.
eyvallah.

irfan...

Tuesday, August 30, 2016

gece



evet, bir zamanlar bu odayı aydınlatan bir lamba vardı. bu lamba bu eve girdiğinden beri, geceler daha koyu, geceler daha bi gece idi. sözde aydınlatacaktı ama aydınlığı ancak kendine yetti. kızmadım ona suçu yoktu çünkü onun. artık onu dinlendirme vakti. bu oda artık daha aydın. bilseydin. inansaydın. 

yarabbi, bu küçük kulunu affet. ne söylemişse ne susmuşsa. dilini tut. elini tut. yüreğini tut. yüreğinden tutulan bırakılmazmış. sen bu kulunu bırakma. kim iyi kim kötü bilinmez, bizi iyiliklerle güzelliklerle birlikte kıl. hatalarımızı affet, günahlarımızı bağışla. gönüllerimizi hoş kıl. zira, gönül büyük bir alem. onun değerini bilenlerden eyle. değerini bilenlerle eyle. geldik, gidiyoruz işte. kısacık ömrümüz, kısa ömrümüze çok şey sığdırdık. sen bizi isyan edenlerden, memnuniyetsizlerden eyleme. razı kıl verdiğine, razı et kendine...

irfan...

Sunday, August 28, 2016

yok musun. yok muyum. yok mu? yok ne ki? yoku anlatsana bana...

Friday, August 26, 2016

Saturday, August 20, 2016

ağustos

eylül yaklaşıyor. finale az kaldı. azalıp giden zamandan ziyade ömürlerinden eksilenlere eksiltilenlere selam olsun. bu yazıyı yazmak için yazmıyorum. gönül kapısı her zaman hoştur, gönül kapısını kim kırmış ki girebilsin yahut çıkabilsin. ahlak ve zerafet gönül gümrüklerinde geçen tek pasaporttur. her neyse, bilmek isteyen beri gelsin. bildiğimden değil, birlikte bilelim diye. birliktelik ne de güzeldir, başka bir renkte olsan seversin yine. şöyledir aslında, aynı şarkıyı farklı frekanslarda dinlemek gibi. sen farklı ben farklı ama söylediğimiz şarkı aynı, dinlediğimiz türkü aynı. herkes aynı olacak diye bir kaide yok. zaten kimse kendinden başkasını tanıyamaz. siz siz olun, sizi sevenlerin kıymetini bilin. yüzünüzü güldüren varlığıyla yokluğuyla ismini duyduğunuz anda bile yüzünüze bir tebessüm, yüreğinize bir pırpır yerleşiyorsa o kişilerin değerini bilin ve gerçekten sizde sevin. annenizi, babanınızı, kardeşinizi, kuzeninizi belki çocukluk arkadaşınızı belki gözlerinizi utandıranı. sevin kardeşim, zaten üç günlük dünya, iki günü hasretle geçiyor kalan bir gün için vuslat bile garanti değil. 

irfan...

Saturday, August 13, 2016



merhaba,
merhaba günü ve geceyi, iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini rabbinden geldiğini bilerek seven ve razı olan kişiye merhaba. öncelikle yazıyı aşağıdaki aşağıdaki youtube parçası ile okursanız eminim daha etkili olacaktır.

bugün, bu gece hadi biraz dertleşelim. dertleşelim ama kimseye söz etmeden, laf etmeden, ima etmeden. burada yazılanlar burada anlatılanlar tamamen bu garibin kendi görüşleridir. bir doğruyu anlatır mı bilmem, doğru mudur bilmem, yanlış mıdır bazılarına göre yanlıştır ama o bazıları kimdir onu da bilmem. önemli olan kıssadan hisse çıkarmak. önemli olan felsefe değil mana ile bakmak. mana olmadan hiçbirşeyin anlamı yok. anlamı varsa da ruhu yok. ruh yok ise onun taşdan duvardan ne farkı var. geçenlerde gönül kelimesinin başka dilde bi anlamı olmadığını öğrenmiştim. ingilizcedeki yahut başka dillerdeki karşılığı kalpmiş. kalp ise afedersiniz amma inektede var öküzde de var. hayati hoca sağolsun. gönülden geçenlere tercüman oluyor çok şükür. mana da öyle, mana yoksa taşdan topraktan duvardan ne farkı var. manası vardır elbet herşeyin, gören göz, duyan kulak olmak lazım duyulmayana görülmeyene, biz görmediğimize iman etmedik mi? sevgi de bir manadır, gönül de bir manadır, aşk da bir manadır. bilenlere...

burada yazılanlar gönülden akanlar, gönülde ne varsa içinden dökülen de odur. kalbini ne ile beslersen gönlünden onlar filizlenir. geçenlerde birisi yazılanları görmüş, okumuş. halbuki kimselerin okumadığını düşünüyordum. birileri okusaydı dayanamaz cevap yazardı zaten. okuyana da selam okumayana da selamlar olsun. zaten okunsun diye yazılmadı bunlar. insan bi beklenti içine girdiğinde, beklentilerinin gerçekleşmediğini gördüğü anda yani belki de hayallerinin gerçekleşmediği anda ki bu insan ne ister sorusunun cevaplarından birisidir. istediği olmadığı anda büyük hayal kırıklığı yaşar. bugün, bu gece bütün kırıklıkları bir kenara bırakalım. hayal etmeyelim. beklentilerimizi bir kenara bırakalım. gönlümüzü besleyen sevgiden bahsedelim. 

bir zaman demişlerdi ki, sevgi herşey değildir. hangi gönül insanı bunu der ki? hangi gönül sevgiyi red eder ki? ve bir zaman demişlerdi ki sevgi herşey değildir. ah bu gönül insanları. bugün laf etmek yok. ima etmek yok. söz etmek yok. aslında hiçbir zaman yok. gerçek gönül insanı hiç laf eder mi? gerçek gönül insanı sevdiğini üzer mi? gerçek gönül insanı hiç üzer mi? bir zaman demişlerdi ki, sevgi herşey değildir. bunu diyenler iyi bilirler, hem geleceği hem geçmişi. yoksa bu garip irfan ne bilsin ne anlasın. zaten ne bildi ki? bir zaman demişlerdi ki, sevgi herşey değildir. peki herşey dediğin ne ki? sevgi var yada sevgi yok bir arada ne tutabilir ki bizleri? bir arada ne tutar sevenleri? sevgi herşey değildir. eyvallah.

bir kitap vardır, insan ne ile yaşar diye. kim yazmış bilmem. hiç kitap okumam. bu yaşıma kadar da okuduğum tek kitap kutsalımız olandan başkası değil. kitaplar bana ben kitaplara yıllarca baka durduk. o bana baktı karardım ben ona baktım o karardı. neyse konumuz bu değil, konumuz insan ne ile yaşar. insan ki yaratılmışların en üstünü ve en şereflisi. üstün bir varlık, üstün ve güçlü bir duygu ile yaşayabilir. kitabın cevabı nedir bilmiyorum. ama benim cevabım şudur ki insan sevgi ile yaşar. insanı diri tutan gönlündeki sevgidir. sevgisiz hangi canlı bakınız sadece insan da değil, hangi canlı ne kadar yaşabilir ki? sevgiyi anlatmak zor değil, keşke zamanında kitaplar okusaymışım da onu daha güzel ifade edebilseymişim. keşke bugün şükr ettiğim kelimelere dün hak ettiği değeri verseymişim. kelimeler nimettir bugün anladım. siz de değerini bilin sevgili okuyucu. eksik etmeyin olması gereken yerlerden. sevgi mutlu etmektir. sevgi feda etmektir. sevgi, selvi boylum al yazmalım filmindeki son sahnedir. vaiz sokağı numara yetmiştir. sevgi yüzüne yağan yağmur tanesidir. yağmur taneleri sevdiğinin parmak uçlarıdır mana ile bakmasını bilene. sevgi hiç istemedeğin bir yemeği, yapan üzülmesin diye çok güzel olmuş deyip afiyetle yemektir. belki de en sevdiğin keki sırf o mutlu olsun diye üstelik karnın açken, ben tokum sen ye diyebilmektir. sevgi o tuzlu kahveyi gözlerinden yaşlar akarcasına içebilmek demektir. saatlerce bekleyip bende yeni gelmiştim demektir. gecenin bir vakti aradığında vakit sorgulamaksızın konuşabilmektir. hatta bir şarkıda anlaşmak değildir nedensiz de sevebilmektir diyebilmektir. izlediğin bir filmi, gezdiğin bir yeri sadece o mutlu olsun diye tekrar tekrar izlemek ve o mutlu olsun diye hiç gezmemiş gibi zevkle gezebilmek demektir. sevgi karşılığı olmayan bir hediyedir. bir yaprak hışırtısında, bir bebek gülümsemesinde, bir rüzgar esintisinde güzeli hatırlamak, güzeli görmektir. sevgi görmek istediğin ve hissetmek istediğindir. sevgi özlemektir. ağlamaktır. gözlerden dökülen inci taneleridir. sevgi bir gönüle karşılıksız girebilmektir. sadık olmaktır. bir çift göz uğruna bütün gözlerden vazgeçmektir. iki artı iki beş diyorsa, dört rakamını hayatından silmek demektir. bir annenin çocuğuna bakarken gözlerinde gördüğü ışıktır. öyle bir an gelir ki yok olacakken var eder sizi ve sevginiz yüzünden yok olmak üzere bile olsanız, yine tutunacak tek dalınız o demektir. yazılan üç noktadan satırlar boyunca sevda sözleri okumaktır. sevgi bir ömür demektir ve sevmek sevdiği olmaktır.

tabi bunlar dünyalık şeyler. derin manalar ve derin anlamları elbet vardır. kelimeler bazen tükenir bazen eksik kalır ifade etmeye. size bir kıssa anlatayım konuyu dağıtmadan; "adamın biri çok iyi bir ressamdır. çok da güzel bir tablosu vardır. bir delikanlı tabloyu görür ve tutulur. ressama giderek tabloyu istediğini ifade eder. ressam ise bunun bedeli çok yüksek bunu alamazsın der. neyse çocuk çalışır çabalar ve onbin lira para biriktirir getirir masaya koyar. onbin liraya ver der bu tabloyu. ressam bakar, çocuk gerçekten azimli, resme yüreği ile talip, herşeyi ile talip, maddesi ile manası ile talip, resmi verir. ressamın yanındaki çırak şaşırır ve der, yahu onbin liraya resmi verdin oysaki milyona talip olanlar vardı. neden onlara vermedin de bu çocuğu tercih ettin. ressam der, evet milyon teklif edenler oldu ama bütün servetini veren bu çocuktu, bu yüzden ona verdim der." bazen yapabildiğin kadarsın. buradan çıkan hisse de bu. benim kelimelerimin ifadelerimin yapabildiği bu sevgili okuyucu, bu yazıyı sevgiyle oku çünkü benim kelime servetim de bu. herşey manadır. hz. yakup'un hz. yusuf'a duyduğu üzüntü de bir sevgidir. veysel karani'nin efendimizi görmeden peşine düşmesidir. hatta bu sevginin okuludur. yunus'un şiirleridir sevgi, o sevgi ki boyutu boyutları aşmış. derin manaları derin anlamları siz çıkarın sevgili okuyucu. çıkarmak istedikten sonra noktadan bile derin anlamlar çıkar, bakmak isteyene görmek isteyene. sevmesini bilene.. 

o gönül insanlarına da selam olsun.
allah iki cihan mutluluğu saadeti versin.

irfan... 




Wednesday, August 10, 2016

öylesine iki


bazen kelimeleri toparlamak çok zor,
kelimeler çöplüğünden sıyrılarak onu bulmak
onu yazmak yazsan bile anlatmak çok zor.
zaten bütün gaye anlaşılmak ve anlamak.
sağır, kör ve dilsiz olanların allah yardımcısı olsun.
gözleri görüp ve kulakları işitipde
aksini yapanların ise vay haline.
allah bizleri onlardan eylemesin.

bazen bulamazsın,
kelimeler nimettir derler.
kelimelerle şaka olmaz.
her kim karanlıkta ise kelimeler ona ışıktır.
ellerinden tutar çekip alır.
bazen karadır amma kararmadan da
aydınlık olmaz gece ve gündüz misali.
gece de nimetir gündüzün habercisi.
kara da olsa ak da olsa kelimeler nimettir.
yol gösterir gitmek isteyene,
yol gösterir gelmek isteyene.
bizim de gittiğimiz yollarda
gölgelere damlar mısın adım adım,
aydınlatır mısın vuslatımızı en pak'ı ile.
allah gittiğimiz yolların sonunu kendine eylesin.

bazen dil çözülmez,
sanırsın ki hiç bitmeyecek
ve buradaki sonsuzluk can yakmaya pek hevesli gibi.
bırak canın yansın, bir gün aydınlanacaksın.
sonsuzluğun da sonu gelir. sabret.
allah sabredenlerle beraberdir.

bazen anlatamazsın,
bulsan,
anlatsan,
anlasa bile mumdandır kalbi.

irfan..

(insan ne ister sorusunun cevabını bulamadım)


Tuesday, August 9, 2016



miskinlik ile gelsin kimde erlik var ise
merdivenlerden iterler yüksekten bakar ise
gönül yüksekte gezer daima yoldan azar
dış yüzüne o sızar İçinde ne var ise

aksakallı pir koca hiç bilmez ki hâl nice
emek yemesin hacca bir gönül yıkar ise
sağır işitmez sözü gece sanır gündüzü
kördür münkirin gözü âlem münevver ise

gönül çalab'ın tahtı çalap gönüle baktı
iki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise
sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
dört kitabın mânâsı budur eğer var ise

bildin gelenler geçmiş konanlar geri göçmüş
aşk şarabından içmiş kim mânâ duyar ise
yunus yoldan ırasın yüksek yerde durmasın
sinle sırat görmesin sevdiği didar ise

yunus emre

Sunday, August 7, 2016



yaşam bazen tatlı yalanlar söylermiş satırlarda. sevgili vefaname bu sefer sen bana içini dök ister ak ister kara hem de istediğin kadar karmaşanla, ölüm suskunluğuyla dinlerim seni, uyumadan belki de hiç uyanmadan... 

Saturday, August 6, 2016


Ey Allah'ım beni senden ayırma
Beni senin didarından ayırma
Seni sevmek benim dinim imanım
İlahi din ü imandan ayırma
Sararıban soldum döndüm hazâna
İlâhi hazânım daldan ayırma
Şeyhim güldür ben anın yaprağıyım
İlahi yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bahçesinin bülbülüyüm
İlahi bülbülü gülden ayırma
Balığın canını suda dediler
İlahi balığı gölden ayırma
Eşrefoğlu senin kemter kulundur
İlahi kulu sultandan ayırma

Eşrefoğlu Rumi

Thursday, August 4, 2016

sevgili vefaname, insan ne ister sorusuna var mıdır bir cevabın? bari sen dile gel vefaname. sen de mi herkes gibisin? yada bende herkes gibi mi olayım? söyle vefaname! söyle..

yada siz sevgili okuyucu, siz varsanız sizin cevabınız da var mı? yorumlar mısınız bu uşağun habu sorusunu?

Wednesday, August 3, 2016

Sırat’tan incedir sevda köprüsü 
Beraber geçelim tut ellerimden. 
Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü 
Beraber uçalım tut ellerimden. 

Gönüldeki birlik kalkandır dışa 
Aldırma ayaza, yele, yağışa 
Giden ilkbahara, gelecek kışa 
Beraber göçelim tut ellerimden. 

Birleşmek üzredir şafakla gurûp 
Korku beklenilmez kapıda durup 
İster zehir olsun, isterse şurup 
Beraber içelim tut ellerimden. 

Çağır hayallerin en ötesini 
Yakından duyarsın aşkın sesini 
Sonsuz mutluluğun penceresini 
Beraber açalım tut ellerimden. 

Hatırla kaybolan hatıraları 
Elmastan ışıklı, altundan sarı 
Zaman tortusundan işte onları 
Beraber seçelim tut ellerimden. 

Şüphe “başlangıç”tır, karar “nihayet” 
Zamanı zamana etme şikayet 
Kaçmak kurtuluştur diyorsan şayet 
Beraber kaçalım tut ellerimden. 

A.Karakoç

Monday, August 1, 2016

sarıl...


sarıl boynuma 
sarıl hadi, öyle bakma...! 
emir değil bu, 
sensizlik korkusu... 
azrailin sağı solu belli olmaz 
geldi mi aldatırım seni onunla 
sarıl hadi, şüphelerini boşa 
seversek paylaşırız 
ne varsa, 
yarı yarıya... 
öyle sarıl, öyle sarıl ki 
azrail gelse de, 
eli varmasın 
ayırmaya...

kaan murat yanık

Sunday, July 31, 2016

öylesine!

hayat denilen ne uzun ne bitmeyen bi yol, sen ne gördün ne yaşadın diye soranlara artık verebileceğimiz bir cevabımız var. darbenin darbesinin darbesini gördük. uzunca bir yolun kısacık ömrüne bunları da sıkıştırdık ya artık daha ne olsun. bunlar da yazıldı kalbimizin bir kenarına. çizilenleri yazmıyorum bile. çizikler ki hiçbir zaman unutulmayacak. bizler şiddetin her türlüsüne karşıyız ve hiçbir şekilde olan yada olabilecek olan bu tür şeyleri tasvip etmiyoruz. etmeyeceğizde. darbenin etkilerini gördük, yüzlerce tasfiye, yüzlerce tutuklu vs.vs. kim vatanın namusuna ihanet etmişse cezasını elbet çekmeli. gerçi yazık oldu ömürlere, ailelere, çocuklara. değer miydi bilmiyorum, değdi mi bilmiyorum. yazık oldu sadece. keşke böyle olmasaydı. keşke yaşamasaydık bunları. olayın birde başka türlü bir yüzü var ki allah bizleri korudu ve çok şükür ki gerçekleşmedi. ya gerçekleşseydi. yine binlerce masum tutuklu ve daha kötü aklımıza getiremeyeceğimiz bir sürü olay. aklımıza getirmiyoruz, getirmeyelim başımıza gelmesin. allah beterlerinden bizi korusun. bu girişim bir şer gibi görünse de çok büyük bir şerrin kökünü kazımak için belki hayır olabilir.

hayır ve şer. hayır ve şer denilen şeyler bizim kesinlikle ve kesinlikle anlayabileceğimiz şeyler değiller. olan mutlaka hayırlıdır, olacak olan ise zaten olacaktır, hayır mı şer mi bilinmez ama olmuşsa hayırlıdır. peki şer nedir. :) kaza? yada en büyük soru, kader? biraz kafa kurcalayıcı bir konu ve çoğu kişi bu konu hakkında pek konuşmaz. konuşmak istemez. peki siz ister misiniz?

herkesin hayatında hassas olduğu noktalar var mutlaka, bu soruları sorduğunuzda bazen afaroz edilebiliyorsunuz aman dikkat. hatta edilmiş bile olabilirsiniz farkında olmadan. gözlerinizi kapatıp açmanıza bakar bazıları için sizin hakkınızda verilen kararlar. bir de bakmışsınız ki gitmişler. siz hala ne, nasıl diye anlamaya çalışıp sağa sola bakarken onlar çoktaaan yeni bir yol bile çizerler kendilerine. insanları hayatlarımızdan çıkarmak ne kolay. peki hayatlarımıza sokmak? tanımak tanışmak anlaşmak ve şimdilerde değişik değişik hesaplar, hesap güden samimi olabilir mi? peki siz ne kadar samimisiniz? 

size çok net ve kısa samimi bir söz paylaşayım sevgili okuyucu, “yalnızlık insana çok şey öğretirmiş. ama sen gitme, ben cahil kalayım” demiş nazım. ne kadar güzel ve samimice söylemiş. yalnızlık çok şey öğretirmiş insana, hele bir de yalnız bırakılmışsanız bir yolda. mesela bi kaç yaş birden atıyorsunuz bu süreçte. yalnız bırakılmışlık yakar. bırakan ne kadar samimi ise yangını da o kadar büyük olur. bu yangın öyle bir pişirir ki canlı çıkabilirseniz o ateşten başka hiçbir şey kolay kolay öldürmez. çünkü ciğeriniz yanmıştır. kalbiniz yanmıştır. içiniz acımıştır. acımış olan kolay kolay tekrar acımaz. sanki oraya nükleer bomba atılmışta bir daha yeşermeyeceğini düşünürsünüz. bi ağırlık kalır orada, yığıntı, deprem sonrası enkaz misali. göçük altında kalan güzel duygular havasızlıktan yani onsuzluktan boğulup giderler dönmeyecekmişçesine. acının tarifi yok aslında. çeken bilir. bunlar kara cümleler. kara cümleler ise kömür oladan çıkmaz. kara cümleler için affet sevgili okuyucu.

çok şey öğrenirsiniz, darbe'yi duyduğunuzda nasıl ki öğrendiniz. ohal, buhal, ihraç, sıkı yönetim, ihanet, vs vs. işte ayrılık hasretlik de çok şey öğretirmiş insana. bildiğini sandığınız şeyleri bilmekten geçip anlıyorsunuz, daha önce de bahsetmiştim. mesela emre aydın’ı anlıyorsunuz bu sefer böyle söyleyim :) . onun yazdıklarını anlıyorsunuz. onun şarkıları daha bi manidar gelir bu geçişte. basamak basamak aşarsınız anlamları. aslında bütün şarkılar onu söylermiş bunu görürsünüz. dünyevi duygulardan geçip, ilahi aşk’ı anlarsınız. onu yaşamak ise marifet tabi ki. işte bu yüzden ayrılık hasretlik bazen kâr edermiş cana. sevgiyi, gönlü, fedakarlığı öğrenirsiniz, canı öğrenirsiniz ve cananı ve ağyarı. bir de ihanet vardır ama öğrenmek yürek ister, yüreği öğrendiğinizde onunlada yüzleşirsiniz. ihanet ile yüzleşmek zor. çok şey öğrenirsiniz ama yavaş yavaş ama hızlı hızlı. mesela leyladan mevlaya yol olduğunu görürsünüz. gönül. peki siz öğrendiniz mi hiç?

bunların hepsini bir fırtına gibi düşünün ve siz denizin ortasında küçücük bir gemi. batmamaya çalışıyorsunuz elinizden gönlünüzden geldiğince. bir tarafta şiddetli yangınlar hem de en deruni bir şekilde. bir tarafta azgın dalgalar hem de en sersericesine. siz ise küçücük bir gemi.


dalgalar birgün durulup çekildiğinde belki siz kıyıya vurduğunuzda yada yaşadığınızı hisettiğiniz o ilk anda yüzünüzde acı bir tebessüm kalır. bir gülüşü yaşamak zorunda kalırsınız işte bu an. ardını göstermemek adına daha da güldüğünüzde derinlere gider ve orada hala birşeylerin olduğunu hissedersiniz. tebessümün gerçek mi yada sadece bir tebessüm mü olduğunu anlamak için kalbinizi yoklarsınız bir kağıt ve kalemle alıp içinizi dökersiniz. eğer dökebilmişseniz samimi bir şekilde tesir edersiniz başka bir kalbe satırlarınızla. değilseniz siz hala fırtınadasınız demektir tüm karmaşanızla...

irfan...

Saturday, July 30, 2016

napsak bilemedim. ne uzun gün ne uzun gece. ulan bu sustuklarımız kaç hece. oku oku biter mi ha diyince? napsam bilemedim. sevindim, mutlu oldum kardeşimi mutlu görünce. mutluluk, kendinden geçip başkasının derdiyle hemhal olmak imiş. o zaman da öyle olacak mı?

allah güzel anılar biriktirmeyi nasip eylesin bizlere. yazasım var, dökesim var ama saat sabah 4 oldu, uykum peşimde koşan at misali. peki göğüs kafesinin içindeki yana yakıla koşan at. sizce hangisi hızlı. 
peki sizde hangisi daha hızlı... 
şimdilik bu kadar... 
selametle...

irfan...

Wednesday, July 27, 2016

tebessüm




eksik olmasın gönlünden neşeyle hüzün. eksik olmasın yüzünden tebessümün. bir tebessüm ki yaksın içi buz tutmuş soğuk yüzleri. sen, eksik etme tebessümünü, ben de yanağındaki çukurda varolayım. yanacaksam burada yanayım. kaybolacaksam burada kaybolayım. ashabı kehf misali ölene kadar burada uyuya kalayım. sen, eksik etme tebessümünü, hayat gülmese de olur. bir gülüş gül bütün güller birlikte gülsün. bir gülüş gül, kışlar bahara dönüşsün. olur da sana kimse gülmezse sen sırtını dönme yüzünü asma, tebessümünle var oluyor küçücük bir dünya. gül sen. eksik olmasın yüzünden. sen gülmezsen yarım kalır herşey, kelimeler topal, ağır ve aksak. ve dahi bu garibin belki selası duyulur. gül sen. bayramlıklarıyla yatan mendilci bir çocuğun mutluluğu gibi dolsun. lütfen gül. gülümsediğinde oluşan yüzündeki çizgiler benim ayak izlerim. onları görmediğimde bilinmezde kaybolur giderim. gül sen, herşey çok güzel olur sen gülersen...

irfan...

Tuesday, July 26, 2016

gemi öyle mi batar?


Titanic filminin o kırılma sahnesini unutmuyorum.

Her öykünün bir kırılma noktası vardır ya. Ancak öykünün sonuna gelince görebileceğiniz bir kader eşiğidir orası. Bana göre, yaşanmış Titanic öykünün kırıldığı an da şurasıydı: Titanic’in enkazına ulaşmaya çalışan araştırmacılar, kazadan bir genç kız olarak kurtulan yaşlı kadını araştırma gemisine aldılar. Bilgisayar ekranından Titanic’in buz dağına nasıl çarptığını, hangi açıyla denize yattığını, nasıl parçalandığını, parçalarının denizin dibine nasıl vurduğunu birlikte seyrettiler. Bu sırada bilgisayar ekranında, geminin animasyon programıyla simüle edildiğini, yani kazanın görsel olarak birebir canlandırıldığını görüyoruz. Bu kısa gösterinin ardından, araştırmacılar birlikte yaşlı kadının gözlerinin içine bakar. Bir doğrulama beklerler, onay sözü umarlar. Kadın derin bir nefes alır, iç geçirir. Araştırma grubunun şefine dönerek, “Teşekkür ederim, bu detaylı otopsi raporunuz için!” der. Sonra hepsini şaşkına çeviren cümlesini söyler: “Ama genç adam, gemi öyle batmadı. Gemi öyle batmadı...” Derin bir sessizlik gelir ardından.

Şimdi sen de ey okuyucu, epeydir unutmuş olabileceğin derin bir sessizlik örtüsü al üzerine. Sessizliği ve sükûneti kalbinin üzerine bir yorgan gibi sar. Ayaklarının altından dünya toprağını itiver. Kapının ardına at seni oyalayanları. Yalnız ve yalnız kal. Yanından geçip giden gürültüleri unut. Gününü şenlendiren telaşları süpürüver zihninden. Tozlar uçuşsun havada. Bir kelebek kanadı değsin alnına. Bir kuş tüyü hafifçe salınsın gözlerinin önünde. Derin bir sessizlik bul kendine.

Filmin devamında görüyoruz ki, gemi aynen bilgisayarda gösterildiği gibi battı. Otopsi raporu birebir doğruymuş meğer. O dev cisim gecenin koyu karanlığında en az kendisi kadar dev bir buz dağına çarptı. Çok geçmeden su almaya başladı, yan yattı, batmaya başladı. Batarken ortasından ikiye bölündü. Olayın kahramanları olarak sadece gemi ile buz dağını gördüğünde, “gemi böyle battı” oluyor. Otopsi raporunun hiç eksiği yok gibi...

Peki ama yaşlı kadının itirazı neydi? Onun farklı bildiği bir şey mi vardı? Yıllar önce olup bitmiş ve sadece tarihi ile, mekanı ile, ölen ve kurtulanların sayısı ile hatırladığımız olayı hayâlen de olsa yeniden “yaşadıktan” sonra, sinema salonundan çıkarken kalbimize düşmesi muhtemel hüzün ve burukluk farkı açıklıyor... “Hayır genç adam, gemi öyle batmadı!” uyarısını nasıl da başında anlamadığınıza yanıyorsunuz. Demek istiyor ki yaşlı kadın, orada insan vardı, insanlar vardı. Sadece gece, deniz, gemi ve buz dağı değil; insanlar da vardı. İnsanın olduğu yerde ise özlem, ideal, aşk, tereddüt, bencillik, gurur, fedakârlık, şefkat, tutku, umut, hayâl, hüzün, sevinç, keder, neşe, korku, cesaret, dürüstlük, ikiyüzlülük.. vardı. Sadece iki hayâlî kahraman arasında geçen hayalî aşk öyküsünün buruk ve mahzun bitişi bile, geminin batışına asla hayâl edemeyeceğimiz bir renk ve ses kazandırıyor değil mi? Gemi sulara gömülürken, bir aşkı yarım bıraktı, bir gururu kırdı, bir hayâli bitirdi, bir özlemi yok etti... Yani, içinde insan olan gemiler öyle bilgisayar ekranında canlandırıldığı gibi batmıyor. Yaşlı kadın haklı...

Şimdi iyi düşün ey okuyucu! Sence de gemiler öyle batmıyor mu? Yani sadece gövdesiyle, sadece bir denizin orta yerinde, sadece sayısını bildiğin adamlarla birlikte suyun dibini boyluyor değil mi? Öyle duygusuz batıyor gemiler değil mi? İçinde insan özlemi yokmuş gibi. İçinde bir çocuğun yolunu gözlediği bir baba yokmuş gibi mi batıyor sence gemiler? Uçsuz bucaksız denizin ötesinde hayâller büyüten bir insan, hiç hesapta olmayan bir kaza ile boğulunca, sence yeryüzündeki insanların sayısı sadece bir eksiliyor mu? Yalan yok; hepimiz gemilerin öyle battığını sanıyoruz. Biraz mekan bilgisi, ölü, yaralı ve kayıp sayısı... Hepsi bu. Sonrası ve fazlası yok.

Sadece gemileri mi öyle batırıyoruz sanıyorsun? Arabalar da öyle çarpışıyor sana göre. Bir trafik kazası, bir gazete haberindeki ölü ve yaralı sayısından ibarettir sana göre. Nasılsa her zaman böyle bir haber olur gazetelerde. Bugün de var, yarın da olacak. Sıradan bir olaydır. Aramızdan bir bir eksilenler oluyor; o kadar. Sence, akşam işten dönüşte kızına oyuncak bebek götüren bir baba, ters yola girmiş bir kamyonun altında kalmayı hak ediyor mu? Kariyerinde bir sarhoş sürücünün kazayla öldürdüğü adam olmak var mıydı sence? Okuduğun gazete haberinde ölü sayısını tamamlayan kadınlardan herhangi biri, sence, evinde bu akşam annemiz gelmese de olur diye mi bekleniyor? Adı trafik kazasında geçen çocuklardan biri, sence, ben büyüyünce trafik kazası haberi olacağım diye mi hayâl ediyordu?

Sadece trafik kazaları mı? Sana göre depremler de öyle oluyor. Sen depremi sadece Richter ölçeğine göre hesaplıyorsun. Yavrularının gülüşlerini sağır ve duyarsız betonun altında bırakmış çaresiz bir adamın kalbindeki sarsıntıyı hiç hesap etmiyorsun. Sana göre depremin hesabı basit: Ölü ve yaralı sayısı, kurtulanlar, kurtulamayanlar... Deprem oldu ve bitti sana göre. Aramızdan sadece on beş bin kişi eksildi. Yuvarlak hesap on beş bin... Ama bu “yuvarlak” hesabın her rakamında, bir insan var, ayrı bir insan var. Özlemleriyle, özledikleriyle, hayalleriyle, umutlarıyla, hüzünleri ve sevinçleriyle bir insan. Kimdi o insan? Birinin çok sevdiği eşi, birinin bakmaya kıyamadığı güzeller güzeli kızı, birinin dünya tatlısı dedesi, birinin cennet kokulu bebeği... Haberin var mı, onlar hâlâ eve dönmediler. Sevdiklerinin yanında yoklar. Gülüşleri uzaklarda kaldı. Hayâlleri tüller ardına göç etti.

Ey okuyucu, sence bir insanın aramızdan çekilmesiyle bıraktığı boşluk hesap edilebilir mi? Sadece bir rakam mıdır insan? Serseri kurşunla ölen genç kız, askerden tabut içinde dönen delikanlı kaç kişi ediyor annesinin kalbinde? Sen unutacaksın o haberleri. Sence, bir ana ciğerparesini unuttu mu? Sence o babasından oyuncak bebek bekleyen kız çocuğu avutuldu mu? Sana göre, depremin enkazı kaldırıldı, kaza yapan araçlar yoldan çekildi, şehitlerin cenazeleri memleketlerine gönderildi, serseri kurşun kurbanı genç kız toprağa verildi... İyi ama, biricik kızını beton altında bırakan babanın kalbindeki enkaz hâlâ duruyor tozuyla toprağıyla. Yoldan savrulan araçların ayrılıklara savurduğu aile üyeleri hâlâ kavuşamadı. Yavrusunu tabut içinde karşılayan ananın yüreğindeki acı hâlâ soğumadı. Ana yüreğindeki hasret memleketine gönderilip de unutulmadı. Serseri kurşunun alıp götürdüğü genç kızın boş bıraktığı oda hâlâ hüzünle dolu, toprağa verilmedi, verilemedi.

Gemi öyle batmaz, sevgili okuyucu. Kazalar da öyle olmaz. Deprem de bildiğin gibi değildir. Kurşunun dokunduğu yer sandığından daha derindir. Bir insanın bıraktığı boşluk hesaba gelir değildir...

Senai Demirci

Friday, July 22, 2016

gönül


gönül ne demek. gönlü ne zaman anladık. kim anlattı size yahut ne zaman öğrendiniz. öğrenebildiniz mi. gönül kelimesinin başka dillerde anlamının olmadığını biliyor muydunuz ve gönül kelimesinin karşılığını kaçımız biliyoruz? çoğumuz biliyoruzdur yada bildiğimizi sanıyoruz. kim tarif edebilir. doğru kelimeleri bulabilir misiniz. doğru kelimeler elbette ki var. yahut var olduğunu sanıyoruz. yine karmaşık şeyler. olsun, yine de kelimeler iyi ki var. işte insan tarif edemediği hissin başka bir gönülde tezahürü ancak bir şekilde sağlanabilmesi için var. gerçi gönülden gönüle giden bir yol vardır göz ile görülmez bu bir sırdır derler, doğrudur ve söze ihtiyaç yoktur aslında. zaten kelimeler bu sırrı ifşa etme konusunda eksik, zayıf, aciz kalır esasında. birkaç karmaşık söz ve aah bu gönül şarkıları...

gönül, yürekte oluşan güzel duygular kaynağıdır diyor tdk. yani kalbin ruhudur demek istiyor. bağlılık, sevgi, aşk, sadakat, kırgınlık taşır. nefret etmez ama kırılır belki gönül koyar. burası çok önemli, nefret edemez, nefrete yer yoktur gönülde. güzel insan, gönlünü bu yüzden emanet eder başka bir gönüle. verecek başka güzel bir şeyi yoktur çünkü. başka bir gönül hoş ise gönüller saray olur. boş ise heryer herşey virane. gerçi gönlü olana virane de saraydır. hatta viraneyi yüksek mertebe sayar gönlüne. gönül güzel sevmez, gönül sevdiği için güzeldir...

gönül hakkında birşeyler yazmak istiyorum ama gönlüm müsade etmiyor bana :) yunus emre'den bana gelsin, size gelsin bir şiir. varsa sizinde söylemek istedikleriniz bizler herkesi dinleriz. herkesi severiz. varsa gönülden susmak istedikleriniz onları bile dinleriz. bize suskunluğu dinlemek düşmüş. çok olmazsınız yük olmazsınız.

çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül.
bir küçük meyve için, dalı incitme gönül.
başın olsa da yüksek, gözün enginde gerek,
kibirle yürüyerek, yolu incitme gönül...

mevla verince azma, geri alınca kızma,
tüten ocağı bozma, külü incitme gönül.
dokunur gayretine, karışma hikmetine.
sahibi hürmetine, kulu incitme gönül...

sevmekten geri kalma, yapan ol, yıkan olma.
sevene diken olma, gülü incitme gönül.
konuşmak bize mahsus, olsa da bir güzel söz,
ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül...

irfan..

Wednesday, July 20, 2016


rabbimiz,
kalplerin anahtarı da senin,
kalplerin kapısı da senin
kalplerin sarayları da senin
kalpler hep senin
öyle bir namaz eyle ki
sadece ve sadece sana,
senin için secde eylesin.

ve kalplerden geçeni
yalnız sen bilensin
gafletteyse bu kalpler
rahmetinle ıslah eyleyesin
kalpler hep senin
kalpleri sana yakın olanlara
bu kalpleri yakın eyleyesin.

kalbimizden tut.

amin...

irfan.

Friday, July 15, 2016

bülbülü anlamak



bülbülü anlamak

bazı anlar vardır ki yani bazı yaşanmışlıklar ne tarif etmek için bir kelime bulabilirsiniz ne de tarif etmeye derman. karmaşık kelimesinin hakkını veren durumlardır bu zamanlar. ayırt etmek zordur hayır mı şer, şer mi hayır. siz hiç karmaşık oldunuz mu? garip bir soru oldu. karmaşık ne demek ki?

aslında susup bir köşeye çekilip herkesten ve her şeyden uzak yalnızca gerçek sevgiliye yakın yaşamak da vardı. zor olan hangisi, her şeyi bırakmak mı yoksa gerçek sevgiliye yakın olmak mı? hangisi zor bilmiyorum. kolay ne onu da bilmiyorum. insanı anlamak çok zor. insana mana yüklemek güzel ama yanıla biliyorsunuz, güzel dediğiniz aslında baktığınızda arka planda, neyse sustum. siz, siz olun, vallahi tavsiye de veremiyorum çünkü gerçekten anlamak çok zor. en güzeli anlamaya çalışmaktan vazgeçmek, yapabilir misiniz? bu soruya da cevap veremiyorum. yaparım diyen yapmayabiliyor çünkü. bir güvensizlik durumu ortaya çıkıyor bu sebeple. insan güvenmeden nasıl yaşayabilir ki? bu şekilde yaşamak ne kadar samimi olabilir ki, hep bir tereddüt hep bir acaba mı korkusu? neden bu kadar yorduk birbirimizi. halbuki doğru olmak bir değil miydi? hani nerede güzel kelimelerin hakkı? hani nerede sevginin karşılığı? doğru olmak bir idi tabi ki ama herkese değil. herkesle değil. geleceği hiçbirimiz bilemeyiz. gelecek takdiri ilahidir. kişiler her zaman değişebilir. önemli olan senin nasıl olduğundur. senin ne yaptığındır doğru olmak adına. acabalar hep olacak ama durarak da aşılmaz. yani yaşanmadan bilinmez.

kaç defa bir dilenciye derin bir gözle baktınız. dilencileri bilirsiniz değil mi. Allah düşürmesin yardım muhtaç kişiler olarak biliriz onları yada düşük bir ihtimal üçkağıtçı, istanbulda yaşıyorsanız ikinci olasılık daha yüksek, yine bir acaba mı olasılığı. hep bir başka olasılık olma olasılığı. doğruyu bulmak zor, keşke gerçeği gösteren bir gözlük olsaydı. neyse kısa keseyim. bir bankta otururken düşünceli düşünceli hava da yağmurlu, bana doğru yaklaşan birini gördüm. beni biraz dertli görmüş olacak ki bana doğru geldiği aşikar. bir yandan da dostlarımı düşünüyorum neredeler diye, illa gel mi demem gerek diye falan filan. neyse bozuntuya vermeden oturmaya devam ediyorum. gözler yağmura fısıldarken, üzeri yırtık pırtık abimiz en sonunda yanaştı ve "hayırdır kardeş bir derdin mi var" dedi. ben ve derdim benim ve derdimi soran belki başka dertli dilenci abim. bi sıkıntı yok abi eyvallah dedikten sonra abimiz "sıkma canını" deyip usulca uzaklaştı yanı başımdan. hali yalnızca yaşayan anlarmış. siz bir hali bilirsiniz ama anlayabilmek başka bir olay. neden anlattım bu olayı, sizin bazı dost bildikleriniz sormaz iken bazı şeyleri, anladığımızı sandığımız sizden az mı dertli olan birinin gelip size derdini sorması. beyniniz yandı dimi. anlatabildiğim kadarıyla bu.

başlıkta bülbülü anlamak diyor ya o bülbül gülün bülbülüdür. mecnun çöle düşmüş ya neden düşmüş biraz olsun anlıyorum. ferhatı ve keremi hatta hasan boğuldu var bir de. sabrın ne demek olduğunu gördüm. Allah sabrınızla sizi sınamasın. bilmekten geçip biraz olsun anlamak nasibimize düştü belki de, yani biraz olsun anlamak, tam anlasam herhalde kaybolurdum. hani şiir de diyor ya "bela gökten yağmur gibi yağsa, başını altına tutmaktır adı aşk". bela mıdır bilmem ama hayat dediğimiz okyanusvari bir yerde bir damla başımıza düştüğünde dengemizi kaybedebiliyoruz. başımız altında kalacak kadar yağsaydı demek ki vay halimize. aslında olayda bu zaten razı olmak ve rızasını kazanmak. bir gün birine iyilik yaptığınızda karşılığında Allah razı olsun alınıyorsa eğer onu hafife almayın, inşallah onun hatırına kazanırsınız. ne güzel ki o şiirleri yazabilenlere... helal olsun...

(saçmalıyorsam beni maruz görün,
başa düşen damlanın etkisi bunlar,
anlık olarak içten gelim dışa dökümdür,
kimseyi rahatsız etmez.)

irfan.

Wednesday, July 13, 2016

Cihanı hiçe satmakdur adı ‘ışk 
Döküp varlığı gitmekdür adı ‘ışk
Dünyayı hiçe satmaktır adı aşk
Bütün varlığı döküp gitmektir adı aşk,

Elinde sükkeri ayruga sunup
Aguyı kendü yutmakdur adı ‘ışk
Elindeki şekeri başkasına sunup
Zehiri kendi yutmaktır adı aşk

Bela yagmur gibi gökden yagarsa
Başını ana dutmakdur adı ‘ışk
Bela gökten yağmur gibi yağsa
Başını altına tutmaktır adı aşk

Bu ‘alem sanki oddan bir denizdür 
Ana kendüyi atmakdur adı ‘ışk
Bu dünya sanki ateşten bir denizdir
Ona kendini atmaktır adı aşk

Var Eşrefoğlı Rûmî bil hakikat
Vücudı fani itmekdür adı ‘ışk
Ey Eşrefoğlu Rumi gerçek olarak şunu bil ki
Var olan herşeyi yok etmektir adı aşk

rumi

Friday, July 8, 2016


merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek. 
giryemi kıldı füzûn, eşkimi hûn etti felek. 
şirler pençe-i kahrımda olurken lerzân. 
beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek...


aah felek ah...
senden hiç şüphemiz yok,
lakin bu yollar böyleyse,
ya sustur ha bu uşağı,
ya güldür...

Tuesday, July 5, 2016

Bir gün olur perdeyi yâr kaldırır
seyr-i cemal ile seni güldürür

birgün olur nazlı nezaket yapar
birgün olur cam-ı meyi doldurur
birgün olur kahr u sitem cevr eder
birgün olur yâr hareme aldırır
birgün olur katline ferman eder
birgün olur la’li ile kandırır
birgün olur darb ile uryan eder
birgün olur buseden usandırır
birgün olur kuyine koymaz seni
birgün olur naz ile uyandırır
birgün olur dare çeker bend eder
birgün olur lütfuna dayandırır
birgün olur serzeniş eyler sana
birgün olur buyine boyandırır
birgün olur cahe atar lutfi’yi
sonra mısır şahlığına aldırır

alvarlı efe

Sunday, July 3, 2016

Sakiya camında nedir bu esrar 
Kıldı bir katresi mestane beni 
Şarab-ı lalinde ne keyfiyet var  
Söyletir efsane efsane beni. 

Refet nikabını ey vech-i enver 
Zulmette gönlümüz olsun münevver 
Şarab-ı lalinin lezzeti dilber 
Gezdirir meyhane meyhane beni. 

Aşıkın çok bela gelir başına 
Tahammül gerektir adu taşına 
Şem -i ruhsarına aşk ateşine 
Yanmada seyretsin pervane beni. 

Bakmazlar Dertli'ye algındır deyu 
Hakikat bahrine dalgındır deyu 
Bir saçı Leyla 'ya mecnundur deyu 
Yazdılar deftere divane beni.

dertli

Thursday, June 23, 2016

Varursan ey sabâ ol zülf-i şebgûna selâm eyle
Düşerse hem dil-i mahbûs u mahzûna selâm eyle

Sakınsun âteşümden nüh-revâkın eylerem sûzân
Beni incitmesün ey âh-ı gerdûna selâm eyle

Yine deşt-i cünûn hâlî degildür söyle şâd olsun
Var ey feryâd benden rûh-ı Mecnûna selâm eyle

Di biz çekdük ümîd-i meyve-i vaslından ey eşk el
Yolun ugrarsa ger ol nahl-i mevzûna selâm eyle

Hat-ı nev-hîzi medhin itdi fermân la’li ey Vecdî
Meded imdâda gelsün tâze mazmûna selâm eyle

vecdi

Thursday, April 28, 2016

rabbim bilinmezliklerimde bilinenim ol...
şüphelerimde eminliğim,
çıkmazlarımda yol açanım...
bu sesler nedir, hangisi sendendir diye sorgulamalarımda sesime ses ol...

her an sana muhtacım
bu yazıyı yazmak için,
bu duayı söyleyebilmek için,
düşünebilmek,
konuşabilmek,
isteyebilmek için sana,
hep sana muhtacım
rabbim her an sana muhtacım,
n'olur rabbim yanımda ol...
bilinenim..
eminliğim...
kazancım ol...
çaresizliklerime çare...

sesime ses ve aramalarıma bulma ol...
ya kaldır aradan perdeleri seni görebileyim
ya da kaldırdığım perdenin ardında seni göreyim
rabbim n'olur...
n'olur rabbim
seçimlerimde irademi benden al
ve içime SEN dol...

Saturday, March 5, 2016




Oldu cân hem-bezm-i cânân dinlemem sussun cihân
Sevgili ile buluştum. Artık kimseyi dinleyemem; herkes sussun.

Gûş-i cânım dinlesin arâm-ı cânım söylesin
Can özüm söyleyecek, can kulağım dinleyecek.

Bir zemân ben söyledim kim bildi bundan böyle de
Hayli zamandır ben söyledim; anlayan oldu mu?

Gönlümün hâlin yıkılmış hânümânım söylesin
Bundan böyle viran olmuş evim- ocağım söylesin artık.

Meşhedim mahşer kesilmiş bende yok sözden eser
Kabrim mahşer yeri gibi sessizdir.

Kıssa-i renginimi hûn-i revânım söylesin
Artık benim renkli hikâyemi akan kanım anlatsın.

Ben nihân oldumsa âsârım nihân olmaz durur
Ben kabre girer, gözden gizlenirim ama eserlerim kalacaktır.

Şânımı ahlâfa sît-i câvidânım söylesin
Bizden sonrakilere onlar anlatsın artık.

Bir zaman olsun bana seng-i mezarım tercemân
Bir müddet de mezar taşım bana tercüman olsun.

Ben yoğruldum söylemekten tercemânım söylesin
Ben söylemekten yoruldum, tercümanım söylesin


- Muallim Nâci


Ben sana senden şikayet eylemem ben sağ iken
Sağlığımda şikayet edemem sana Ey Sevgili…

Ben ölünce gel sual et üstühanım söylesin
Ben öldüğüm zaman mezarımı ziyaret et ki kemiklerim sana söylesin.


- Yozgatlı Fenni


ben of diyorum, başka bişi demiyorum.

irfan.

Wednesday, March 2, 2016


sevda

sadece yaşayanların bildiği bi şey midir. illa ölüp gidince mi devam eder bir sevgi. ölümün soğuk ayrılığı mıdır bir sevgiyi hala yaşatan. yaşarken devam edemez mi sevda. yollar ayrı gayrı olunca gönülllerde mi ayrı gayrı olmalı. sevda, şirketlerin birbiriyle imzaladığı bir sözleşme midir ki, biri bitti dediğinde fesih olsun bütün duygular. sevda, birlikte olunca güzel, yalnız olunca yada zor olunca elveda denip yeni bir başlangıca merhaba mıdır. ben anlamıyorum. elim varmıyor bir türlü anlaşmayı imzalamaya. dilim varmıyor dahi anlaşmayı okumaya.

biri öğretmeli mi acaba bana sevda pazarlıklarını, sevdalardan, duygulardan, samimiyetlerden kâr elde etmeyi. bozulan pazarlıklardan sevdiğini iflasa sürüklemeyi. ne zor bunu düşünmek bile.

insanlar sevilir, ayrılık girse bile, ayrılıkda bu işin içinde. kalbinden atamadığın insanları yok sayamazsın. yok sayamadıklarını, varlıklarından yoksun bir şekilde allaha emanet edersin. vazgeçmenin her türlü duygusu yani her ne varsa vazgeçmeye dair ihanet gibidir kendine, kişiliğine, samimiyetine başta sevgine.

herkesi ve herşeyi allaha emanet edersin. muhakkak en hayırlısını bilen ve en hayırlısını veren yalnızda o'dur. kalplerden geçeni de geçmeyeni de geçecek olanı da yalnız o bilir. geçilen yerler gidilen yollar zaten gidilmesi gerekenlermiş diyip, geriye dönüp baktığında geçilen yolların oluşturduğu küçük resim, ilerideki büyük resmin bereketi olur inşallah.

irfan.

Sunday, January 3, 2016


Söküklerini dik sözlerinin,
dilini kalbine yanaştır;
Dilinle söylediğini kalbinle de söyle.
Dikiş tutmuyorsa şayet,
söylenmeyi bırak;
sus,
Kalbinden geçmeyeni
diline değdirme.


Wednesday, November 25, 2015



Olduğum gibi kim görebilir beni?
Ne rengim var benim, ne nişanım.
Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama,
Hem o sırlarım ben, hem de o sırları saklayanım.
Bu gönül ne vakit durulacak bilmem.
Ama şu anda hiç kımıldamadan duran da benim,
Yürüyüp giden de ben.
Ben bir denizim, kendi varlığı içinde taşan.
Uçsuz bucaksız, alabildiğine geniş, kıyısız, hür bir deniz.
İki dünya da yok oldu gitti bende.
Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni, ne o dünyadan.





Mevlana

Tuesday, August 6, 2013

sarıl

sarıl boynuma
sarıl hadi, öyle bakma...!
emir değil bu,
sensizlik korkusu...
azrailin sağı solu belli olmaz
geldi mi aldatırım seni onunla
sarıl hadi, şüphelerini boşa
seversek paylaşırız
ne varsa,
yarı yarıya...
öyle sarıl, öyle sarıl ki
azrail gelse de,
eli varmasın
ayırmaya...

kaan murat yanık

Thursday, June 20, 2013

yine birisi ağlamış bak yeryüzü ıslak.

içinde yalan olmayan bir cümle söyle bana
içinde amerika olmayan bir cümle söyle
içinde zulüm olmayan bir cümle
ihtiyacım var buna

çok hırpalandım zeytin ağacı
çok hırpalandım sevgilim
bu vakitsiz değişen haritalardan
kederli göklerden mübarek çocuklardan kapanmış çiçeklerden
geldi geçiyor dünya

elimi tut
bir cümle söyle
içinde yalan olmayan bir cümle
göklere bakma anında dünyadan çıkma anında
söyleyip kaybolayım söyleyip varolayım
bir cümle bir cümle bir cümle

lailaheillallah

Mevlana İdris Zengin

Thursday, November 8, 2012


birazdan kıyamet başlıyacak
başlasın

geldik gidiyoruz bağışla bizi
büyük uykular gördük rüyada
hayra yorduk herşeyi
herşey dediğin nedir ki
sen bilirsin kalbimizi
durur unutsak yenilgimizi
durur kaybetsek sudaki izimizi
kalbimiz dediğin nedir ki
aşk var aşk yok
birarada tutamaz ikimizi

geçtik dünyanın arasından
geçtik bu küçük omuzlarımızla
maviler giymiş ağlayan meleklere
tarifsiz kadınlara
düşmüş bayraklara gecikerek
geçtik dünyadan bağışla bizi

yaptıklarımız için
yapmadıklarımız için
elimizi
dilimizi
Allah'ım
bağışla bizi

birazdan kıyamet başlayacak
lütfen

mevlana idris

Wednesday, September 23, 2009

"Yusuf Kıssası"nın Finalisti Olamamak

Güzeller güzeli Yusuf Kıssası'nın akışı içinde sessiz ve sözsüz dersler vardır. Kıssada sözle hiç vurgulanmaz ama Yusuf[as], onca kötülük gördüğü halde, kimsenin gıybetini yapmaz. Kimsenin gıyabında yapılmış bir konuşması aktarılmaz Yusuf'un[as]. Sözlerinin hepsi de kişilerin yüzüne karşı söylenmiştir. Kimseyi ardından yaptıkları nahoş işlerle anmaz. Ne kardeşlerini, ne kendini ucuza satan kervanı, ne saldırısına ve iftirasına maruz kaldığı "Zeliha"yı, ne de haklı olduğunu bildiği halde zindana atılmasına göz yuman "aziz"i...

Yusuf[as], en başta, kardeşlerinin gıybetini yapmadı. Oysa haklıydı. Kime anlatsa başına gelenleri, ona hak verecekti. Üstelik söyleyecekleri doğru olacaktı. Kendisine haset etmişlerdi. Önce öldürmeye kalkmışlar, sonra da ıssız bir kuyuya atmışlardı. Üstelik gömleğini de üzerinden sıyırıp almışlar, çıplak bırakmışlardı.

Eğer Yusuf[as] kardeşlerinin gıyabında, onları yaptıkları nahoş şeylerle ansaydı, sonunda, kendilerini Yusuf'un[as] karşısında bulup pişmanlıklarını ifade ettiklerinde sevinebilecek miydi? Kendisini bulan kervancılara anlatabilirdi doğruları... Kendisini satın alan "aziz"e gammazlayabilirdi kardeşlerini. Güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlara geçebilirdi nasıl da kuyulara itildiğini... Çile çektiği zindanda uzun dedikodulara konu edebilirdi kardeşlerini...

Peki ya o gün geldiğinde.. Kıssanın finali gelip çattığında, kötülük ettikleri Yusuf'u[as] kendilerine iyilik eder halde bulan kardeşleri mahcup olduğunda... "Sen gerçekten Yusuf'sun, öyle mi?" [Yusuf, 90] şaşkınlığının eşiğinde itirafa durduklarında, gıybet etmiş bir Yusuf'un[as] hali nasıl olacaktı? Yusuf[as] da gıybetlerini ederek kardeşlerine kötülük yapmış biri olacağı için, kardeşlerinin "Allah seni bize üstün kıldı ve biz de gerçekten hataya düşenlerden olduk" [Yusuf, 91] sözünü vicdan azabı olmaksızın dinleyebilecek miydi? "Ah, ah, kardeşlerim, ben sizi nicelerine kötüledim, bundan böyle size yeni bir sayfa açma hakkım kalmadı" demek zorunda kalmaz mıydı? O sahici mahcubiyetin önünde sahici bir haklılıkla durabilecek miydi? Bu sahici pişmanlığın oluşmasına katkıda bulunmuş sayabilecek miydi kendini? "Bundan böyle ben sizi bağışlamış olsam da, gıybetinizi dinlettiklerim sizi hep kötü bilecek, sizi hiç bağışlamayacak. İyiliğine şimdi inandığım kardeşlerimi bir ömür kötülükle etiketleyen ben özür dilenmeyi hak etmedim ki..." diye yanıp yakılmaz mıydı?

Anlaşılan o ki, gıybet ettiğimizde, gıybeti ettiğimiz kişiyle yüzleşmeyi ömür boyu iptal ediyoruz. Gıybeti itiraf etsek bir dert, etmesek ayrı bir dert... İtirafta da itirafsızlıkta da çıkış yok. İtiraf etsek, kardeşimizi utandırmaktan korkarız, kendimiz zaten utanırız, üstelik onu, hakkındaki nahoş gerçekle utandırdığımıza da utanırız. Gıybette konuştuğumuz şey "gerçek-dışı" olsaydı, bari sadece biz utanmakla kalırdık, o da zaten kendisinde olmayan bir sıfatla anıldığı için her görüşmemizde utanmak zorunda kalmazdı. Gıybet değil de iftira etseydik ona, hakkındaki nahoşluk yalan olsaydı, onu utandırmaktan korkmazdık, onu utandırdığımız için de utanmak zorunda kalmazdık. Kendi utancımız tek taraflı bir perde olarak kalırdı arada. Ama o "nahoş gerçek" ortaya döküldüğünde, her iki tarafı birden utandırır. Utananlar çoğalır. Hakkında konuştuğumuz nahoş gerçeği açık ettiğimiz birinin yüzüne bakmaya utanırız. Onu da yüzümüze bakmaya utandırırız. İki taraflı bir perde örülür aramızda.

Öyleyse itiraf etmeyelim mi gıybeti? Bu da çözüm değil.. İtiraf etmezsek, kendisinden sürekli sakladığımız bir sır olduğu için kardeşimizle ilişkimiz asla "açık" olamaz. Her iltifatımızda, utandığımız için ilişkimiz o farkında olmadığı halde bir türlü "içten"lik kazanamaz. Ondan sürekli saklanır gibi oluruz. Ona onun haberi olmaksızın, kendi suçumuz yüzünden kötülük yaparız. Kendi kötülüğümüz yüzünden onu mağdur ederiz. Ne yazık ki bunu ona haber veremeyiz. Aramızdaki o soğukluk hep kalır, giderek buzlanır.

Gıybet ettiysek, Yusuf'un[as] pişman olan kardeşlerine söylediği şu final sözünü söyleme hakkını ebediyen kaybederiz: "Bugün size kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin merhametlisidir." [Yusuf, 92] Gıyabında defalarca kınadığımız kardeşlerimize "Bugün size kınama yoktur" dersek, nasıl da bir anda ikiyüzlü oluveririz! Dün niye kınama vardı peki? Bugün kınamamaya karar verdiğimiz kardeşimiz, dünkü kınamalarımızı dinleyenlerin hatıralarında, bakışlarında bugün de, yarın da kınanmaya devam edecek... "Bugün size kınama yok!" deme ikiyüzlülüğünü göze alsak bile, fiziksel olarak bugün kınamaları durduramayız.. Kardeşimiz, hakkında bildiklerinden habersiz olduğu için kendisini asla savunamayacağı kişilerin gözünde sürekli kınanmaya devam edecek. "Bugün size kınama yok!" deme hakkını elde edebilmemiz için dünlerin hiçbirinde, kardeşlerimizi kınamış olmamamız gerek.

Bize kötülük yapmış da olsa kardeşlerimiz karşısında bir "Yusuf[as] sözlü" olma fırsatını dilimizle itiyoruz. Güzeller güzeli Yusuf Kıssası'nın güzel sözlü finalisti olamıyoruz...


Senai Demirci

Friday, September 4, 2009

Gazel

Gönül nûr-i cemâlinden habibim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabibim tutiya ister

..Gönül cemalinin nurundan sevgilim bir ışık ister,

..gözüm ayaklarının tozundan ey derdimin dermanı bir sürme çekmek ister…


Safâ-yı sineme zulmet veren jeng-i günâhımdır

Aman ey kân-i ihsan zulmet-i kalbim cilâ ister

..Göğsümün ferahlığını karanlığa gömen günahlarımın ağırlığıdır,

..El-aman ey ihsan kapısı ihsanı bol bol veren, kalbimin pası ve karası bir cila ister…


Yetiş imdâda ey şâh-i risâlet rûz-i mahşerde

Ki derd-i bi-devâ-yı masiyet senden şifâ ister

..Yetiş imdadına eş risalet nurunun padişahı mahşer gününde,

..Öyle ki devası olmayan isyan derdim senden bir şifa ister...


Ne âb-ı dideden rahât, ne âh-ı sineden imdâd

Benim bağrı günâhım lutf-i şâh-ı enbiyâ ister

..Ne gözyaşlarımdan rahat var, nede sinemden bir imdad ümidine kopan ah'larda hayır var.

..Benim gönüha boyanmış bağrım nebilerin şahının lutfunu ister...


Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi-yi ümmet

Dahilek Ya Muhammed, hasta cânım bir devâ ister
..İhsan eteğine yapıştım ey ümmetine şifa olan,

..Sana sığınırım Ey Hak'kın tertemiz risalet ziyası, hasta olan canım senden bir deva ister...

Gül-i ruhsârına meftun olanlar şüphesiz
Sensiz ne mülk-i mâl ü cân ister nede zevk-ü safâ ister
..Yanaklarındaki kırmızı güllere vurulanlar şüphesizdir ki,
..Sen olmadan alsa ne dünya malı ister ne canlarına bir zevk ve neş'e ferahlık ister...

N'ola bir kerre şâd olsun cemâli bâ-kemâlinle
Ki kemter bendeniz Es'ad sana olmak fedâ ister
..Ne olacak ki bir kerecik mutlu olsun kemal bulmuş güzelliğinle,
..Aciz, fakir köleniz Es'ad ki size canını sunmak ister...

Es'ad Erbili
Türkçe metni alıntıdır.

Tuesday, October 14, 2008

Sevgilerde


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk , saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı

Behçet Necatigil


Friday, January 4, 2008

LEYLA’DAN MEVLAYA YOL VARDIR

Sevgili Dost,

Mektubunu aldım ve işte okuyorum:

Can dost,

Mektubunda Dar kapıyı zorladığını gördüm. Yoldaşlığın için teşekkür ederim.

Hatırlarsan, Dar Kapı’da iki sevgili vardı. Alissa ve Jerome aynı yolun
yolcusu olmaya kararlı idiler . Ama Alissa sonradan Jerome’u sevmesinin
Allah’ı sevmesine mani olacağını düşünecekti. Birbirlerinin bir diğerine
O’na giden yolda tuzak olacağı kanaatindeydi Alissa. Jerome, Alissa’ya
takılıp , Allah’ı unutabilir veya Alissa , Jerome’yi geçemeyip Mevla’dan
olabilirdi . Her birisi yekdiğerine Leyla olabilir, onun kalbindeki sevgi’ye
gölge düşürebilirdi. Yani , mahlukatta takılıp Halık’a yüz çevirmek
korkusu...

Bence Alissa hem haklıydı, hem haksızdı. Haklıydı , çünkü ‘’bir kalbe iki
sevgi aynı anda sığmaz’’ diye düşünüyordu. Yani ya mahlukat sevilirdi, ya
Allah. Ya Leyla , ya Mevla diyordu haliyle. Peki , hem mahlukat, hem Halık
sevilemez miydi ? Doğrusu , mahlukata kendi adına bakılırsa, cevap hayırdı.

Ama mahlukata bir de Halık adına bakmak var değil mi? Tercihlerimiz Ya
Leyla, ya Mevla keskinliğinde değil çok şükür. Leyla’yı Mevla adına sevmek
diye bir kapı daha var. Çünkü, Mevla bize kendini Leylalarla tanıttırıyor,
bizi onlarla sevindiriyor, kendini Leyla ile sevdiriyor. İşte sevgili
Alissa’nın haksızlığı da bu kapıyı çalmamasıyla başlıyor. O’na giderken
mahlukatı terk etmek yerine , mahlukatı o’na yol etmek de vardı oysa.

Dediğin gibi, dostum, her şey, nihayet gelip’harfte’ düğümleniyor.
Alissa’ya bu harfi öğretselerdi, herhalde ona kırk yıl köle olurdu. Harfi
hem okumalı , hem okumamalı. Harfi hem görmeli hem görmemeli insan. Okumalı
çünkü onsuz kelime tam olmuyor. Okumamalı , çünkü kelime ondan ibaret değil.
Harfi görmeli çünkü isme giden yol onun üzerinden geçiyor. Görmemeli , çünkü
ona bakıp kalan isme geçemez. Netice , harfe işaret ettiğ isim adına
bakılmalı. Mahlukata Halık’a işaret eden deliller olarak bakmalı. Leyla’yı
Mevla’nın sevgisinin elçisi olarak görmeli. Elçiyi padişah yerine koymamalı
,doğru . Ama elindeki mektubu da okumadan etmemeli . Çünkü mektup
Padişahındır.

‘’ Ey kendisinden başkasını sevmeme razı olmayan Rabbim,’’diyordu çaresiz
Alissa , Her şeyimi elimden aldığın gibi kalbimide al.’’ Ne kadar haklı
değil mi? Ayine-i Samed olan kalbinin başka mahbublara peşkeş edilmeyeceğini
kavramış, masum bir insanın duası bu. ‘’İşte kalbimi taşıyamıyorum , onu
benden al’’ der gibiydi. Onun adına olmayan sevgiler , kalbi kanatıyordu.
Yalnızlıklara , Firkatlere savuruyordu. Çünkü , husülü anında zevali başlar
her şeyin Her vuslat gerçekte bir firkat habercisidir. Kemal zevalle ikiz
kardeştir. Her sevda bir veda .. Kalbi olan hangi insan dayanır buna..

Alissa, ne kalpsiz yaşamaya razı, nede kalbini öldürmeye. O fetret insanıydı
ve kalbiyle ölmek istiyordu: ‘’ Senden başka bir şey görmeyeceğim bir yere
al beni, Rabbim!’’ Zihnim bu günlerde bu saf , duru sevecen cennet
tarifiyle meşgul . o böylece ölümü istedi. Ve Rabbi ona ölümü verdi. Bense ,
bir Kur’an talebesi olarak , yaşamayı istiyorum.’’ Ölüm dediğin nedir ki
Rabbim; Senin için yaşamayı bile göze aldım ‘’ diyerek . senden başka bir
şey göstermeyen bir yerde yaşat beni, Rabbim!’’ diye dua ederek.

Alissa’nın hatası muhtaciyet halini aşmaya çalışmasıydı. Jerome’u sevmeye
muhtaçtı . Allah’ı sevmeye de muhtaçtı çare bu ihtiyaçlardan birini inkar
etmek değil , ikisini de görüp , ihtiyacı verene iltica etmekti. Jerome’a
muhtaç olan Jerome’u Jerome’dan değil , Jerome’un Sahibinden istemeli.
İnsan sevmeyi de ister , sevilmeyi de . Sevmeye de muhtacız , sevilme yede .
O halde , bu ihtiyacımızı görüp bize niye verildiğini düşünmeli, bizi nereye
götüreceğini fark etmeliyiz. Sevdiklerimiz var , Doğru. Sevenlerimiz var,
doğru . O halde , yola buradan yürümeye başlamalı.

İşte can dost , kalbimizi keşfettik . O bize kalbimizi verdi. Kalbimizi
öldürmek yerine , kalbimizi O’na yol eyleyelim diye. Kalbimizi adımlayan bir
yolcu olmalıyız, dost. Ve kalbimiz önde , mahlukat boyu yürümeli
yürümeliyiz. Her birinin alnına bir Leyla sevgisi kondurabilmeli, ve o
Leyla’yı Mevla’nın elçisi , kapıcısı, tablacısı eylemeli. Güle aşık olmalı ,
ta ki gülü onun ismini harfi eyleyelim.

Hasılı, Allah’ı sevmemiz mahlukatsız olmamalı, mahlukatı sevmemiz Allah’sız
olmamalı. Elçi Padişah değildir. Ama Padişah’tan haber getirir.

Sevgiyle kalasın.

Senai Demirci

Wednesday, December 26, 2007

oraya gitme demedim mi?

oraya gitme demedim mi sana?
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim
kaynağın benim demedim mi?

bir gün kızsan bana
alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

demedim mi su görünene razı olma?
demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim ancak ?
onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

ben bir denizim demedim mi?
sen bir balıksın demedim mi?
demedim mi o kuru yerlere gitme sakın?
senin duru denizin benim demedim mi?

demedim mi yolunu vururlar senin?
demedim mi soğuturlar seni?
oysa senin ateşin benim
sıcaklığın benim demedim mi?

kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
senin kolun kanadın benim, demedim mi?
demedim mi yolunu vururlar senin,

demedim mi tövbeni bozarlar senin.
oysa senin ateşin benim,

sıcaklığın benim demedim mi?
onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

türlü şeyler derler sana demedim mi?
ölmezlik kaynağını kaybedersin ,
yani beni kaybedersin demedim mi?
söyle bunları sana hep demedim mi?

mevlana celaleddin rumi